Bir stadın kendi kalesine değil, kendi golüne hasret kalması tuhaf bir histir. Çaykur Rizespor'un kendi sahasında oynadığı iki maçta attığı gol sayısı sıfır. Ne bir kafa vuruşu, ne bir ceza sahası karambolü, ne de skor tabelasını değiştiren tek bir an. Taraftarın gol sevinci için hazırladığı o refleks — ayağa fırlama, kolu havaya kaldırma, yandaki adama sarılma — iki maç boyunca kullanılmadan cebe kondu. İnsan bazen bir golü değil, o golü kutlama alışkanlığını özlüyor.
İstatistiğin en dürüst tarafı da burada: elimizde sadece iki maç var ve o iki maçın gol hanesi bomboş. Yazının başlığı deplasmanda bir bereketten söz ediyor olabilir ama benim önümdeki kuru gerçek tek bir satır — iç sahada oynanan 2 maç, atılan 0 gol. Bu kadar dar bir örneklemde büyük teoriler kurmak, iki yağmurlu günün ardından iklim değişikliği ilan etmeye benzer. Yine de sıfır, sıfırdır. Yuvarlaktır, boştur ve tabelada durduğu sürece tartışılır.
Peki neden tuhaf? Çünkü futbolun yazılı olmayan sözleşmesinde ev sahibi olmak bir avantajdır: tanıdık zemin, tanıdık tribün, tanıdık yolculuk yorgunluğunun yokluğu. Kendi sahasında gol atamamak, bu avantajın bir şekilde devreye girmemesi demek. İki maçlık bir örneklem bunu kader ilan etmeye yetmez; ama bir uyarı ışığı olarak yanıp sönmesine yeter. Sıfırın güzel tarafı şudur: bozulması için tek bir gol kâfidir. Bir sıfır, bir vuruşluk mesafededir. Kötü tarafıysa, bozulana kadar her maçta biraz daha ağırlaşmasıdır.
Kısacası Rizespor'un iç sahadaki gol defteri henüz açılmamış durumda. İlk sayfanın boş kalması felaket değil; sadece kalemin hâlâ kapağının kapalı olduğunu gösteriyor. Tribün hazır, tabela hazır, sevinç koreografisi ezberde. Eksik olan tek şey topun ağlarla tanışması. O tanışma gerçekleştiğinde, muhtemelen iki maçlık birikimi tek seferde boşaltan bir gürültü duyacağız.



