Maç başlıyor, tribün daha yerine oturmadı. Kimi çayını yeni aldı, kimi yerini bulmaya çalışıyor. Ve Trabzonspor çoktan gol sevincine başlamış oluyor. Bu sezon Karadeniz ekibinin hikâyesi tam olarak böyle yazılıyor: ısınma turu yok, giriş müziği yok, doğrudan finale geçiş var. Dokuz golün dördü, henüz saat 15'i göstermeden geldi. Geç kalan taraftar, maçın en güzel kısmını cep telefonundan izlemek zorunda kalıyor.
Rakamı biraz açalım. Toplam 9 gol var. Bunun 4'ü ilk 15 dakikada, yani tam %44'ü. Bir maç 90 dakika; ilk 15 dakika bu sürenin altıda biri, kabaca %17'si. Yani zamanın altıda birinde, golün neredeyse yarısı geliyor. Dağılım eşit olsaydı bu dilimde 1,5 gol beklerdik; Trabzonspor 4 tane atmış. Öte yandan defterin son sayfası bir hayli boş: geç gelen gol sayısı sadece 1. Yani bu takım işini erken bitiriyor, uzatmalara bırakmıyor.
Peki bu neden tuhaf? Çünkü futbolda alışıldık tablo genelde tersidir: skorlar açılır, savunmalar yorulur, gollerin çoğu ikinci yarıya doğru birikir. Trabzonspor ise bu eğrinin tam tersini çiziyor. Bu, bir yandan büyük avantaj: erken gol, maçın planını baştan senin lehine kuruyor, rakibi kendi istemediği oyuna itiyor. Diğer yandan bir soru işareti: 9 golün 4'ünü ilk çeyrekte atan bir takım, kalan 75 dakikada ne yapıyor? Geç gol sayısının 1'de kalması, ilk düdükteki o yüksek voltajın maç ilerledikçe düştüğünü fısıldıyor. Erken vurmak güzel; ama maçın tamamına yayılmayan bir tehdit, bir gün skoru koruma sınavına dönüşebilir.
Kısacası Trabzonspor'un mesajı net: geç kalmayın. Bilet kontrolündeki kuyruk, trafik, otoparkta yer arama derdi... Hepsi bir gole mal olabilir. Bu takım ilk 15 dakikada yaşıyor, kalan 75 dakikada anlatıyor. Tribüne tavsiye: çayı maçtan önce iç, kutlamayı maç içinde yap.





