Bir maçı düşünün. Skorboard eşitliği gösteriyor, saat 76'yı vurmuş, tribün ayakta, top sürekli ceza sahasının çevresinde dolanıyor. Futbolun en güzel beş dakikası tam da orada başlar: nefeslerin tükendiği, defansın çizgisinin bozulduğu, kalecinin bile korner bekleyip öne koştuğu o bölüm. Fenerbahçe bu sezon o bölüme defalarca girdi. Ama oradan bir kez olsun golle çıkmadı. Sezonun toplam 8 golü var ve bu 8 golün tamamı 76. dakikadan önce atılmış. Sonrası sessizlik.
İşin ilginç tarafı, takımın golsüz olması değil; tam tersine, golü nereye yığdığı. 8 golün 3'ü maçların erken bölümünde gelmiş. Yani bu takım başlamayı biliyor. Kapıyı çalıp içeri giriyor, ilk hamlede rakibi sarsıyor, skoru erkenden kendi lehine çeviriyor. Fakat aynı takım, maçın son çeyreğine geldiğinde gol defterini kapatıyor. 76 ve sonrası için hanede yazan tek rakam var: 0. Sekizde sıfır. Bir takımın gol dağılımında bu kadar keskin bir sınır görmek kolay değil.
Peki bu neden tuhaf? Çünkü futbolda golün en çok atıldığı bölüm, normal şartlarda maçın sonudur. Yorgunluk, boşluk, risk, açılan savunmalar... Son dakikalar gol üretir. Fenerbahçe ise tam tersini yapıyor: enerjisini öne yüklüyor, işi baştan bitirmeye çalışıyor. Bunun iki okuması var. İyimser okuma: takım maça hızlı giriyor, oyunu erken kontrol altına alıyor, sonunu kovalamak zorunda kalmıyor. Karamsar okuma: geriden gelme ya da beraberliği bozma silahı şu ana kadar hiç ateşlenmedi. Skor öne geçtiğinde sorun yok; skor tutmadığında elde son dakika kozu bulunmuyor. Sekiz golün sıfırı, tesadüf olabilir. Ama sekizde sıfır, artık bir eğilim gibi duruyor.
Belki de bu takımın saati biraz ileri kurulmuş. Herkes maçın son on dakikasını beklerken, Fenerbahçe işini çoktan halletmiş oluyor. Yine de futbolun o meşhur cümlesi ortada duruyor: 90 dakika sürer. Bir gün o 76. dakika barajı da yıkılacak ve muhtemelen kimse skorun kaç olduğunu değil, saatin kaçı gösterdiğini konuşacak.





