Sezonun ilk haftalarında bir alışkanlık ediniyoruz: maç başlarken kanepeye yerleşip, ilk yarıda gol gelmezse içimizden "bu akşam da 0-0" diye mırıldanıyoruz. Sonra bir şey oluyor. Bir orta, bir sekme, bir uzak mesafe denemesi, bir savunma hatası... Ve o meşhur sıfır, tabelada yalnız kalmaya hiç fırsat bulamıyor. 44 maç oynandı. Kırk dört. Hiçbiri golsüz bitmedi. Yani bu sezon bir kez bile, hakemin son düdüğünde skor tabelasında iki tarafı da boş bırakmadık.
Rakamın büyüklüğünü anlamak için basit bir hesap yeter: 44 maç, 44 ayrı hikâye, 88 takım çıkışı, 90'ar dakikadan yaklaşık 3.960 dakika oyun. Bu kadar futbolun içinde golsüzlüğün payı sıfır. Yüzde sıfır. Normalde bir ligde golsüz beraberlik, kalabalık bir mahallede mutlaka bir tane bulunan sessiz komşu gibidir; sayıca az ama hep vardır. Burada o komşu daha taşınmamış. Üstelik bu, tek bir haftanın şenliği değil; sezonun başından bu yana süren bir seri. 44 maçlık bir seri, futbolda tesadüfün tek başına taşıyabileceği yükün biraz üstüne çıkmaya başlar.
Peki bu neden tuhaf? Çünkü golsüzlük aslında futbolun doğal sonuçlarından biri. İki takımın da iyi savunduğu, kötü hücum ettiği, kar yağdığı, rüzgârın estiği, herkesin puana razı olduğu bir akşam er ya da geç gelir. Bu sezon gelmedi. Bunun tek bir açıklaması yok; hücumların keskinliği de, savunmaların açıklığı da, maçların erken açılması da işin içinde olabilir. Ama seyirci tarafından bakınca anlamı çok net: 44 maçın 44'ünde en az bir kez ayağa kalkıldı, en az bir kez birileri sevindi, en az bir kez birileri kafasını elleri arasına aldı. Golsüz maç, biletin karşılığını alamamış hissidir. Bu sezon o his henüz kimseye uğramadı.
Yani 0-0, bu ligde şu an resmî olarak kayıp ilanı verilmiş durumda. Gören olursa haber etsin; kimse aramıyor demeyelim ama kimse de çok özlemiş gibi durmuyor.